hayat avucum kadar / 3

hayat avucum kadar / 3

350 512 Hazal Karabulut

hayat avucum kadar / 3

Ne kadar sinirli olduğumu İstiklal’de çarpıştığım insanların sayısı 3’ü geçtiğinde fark ediyorum. Garip geliyor bu duygu, neye sinirliyim ki? Bu insanların benden vazgeçmesine mi, yoksa onları daha fazla manipüle edemeyeceğime mi? Ne beni sinirlendiren? Bu iki kadın gözlerimin içine bakıp kurdukları her sevgi dolu cümleye tek bir cevap alabildi: ‘’Ben de senin adına öyle düşünüyorum.’’ Bir karşılık amacı olmadan ne zaman verdiğim değeri belirtebildim? En önemlisi, değer veriyor muydum ki? Değer veriyor muyum ki? Kaybetmekten korktuğum şey sevgi mi, yoksa güç mü? 

Herkes için bir istisna olmak isterken o kadar çabalamışım ki, o kadar tek bir kişiye yetmek istememişim ki kimsesizim şimdi, İstiklal kalabalıklaştıkça ben yalnızlaşıyorum sanki. Bu iki kadın… Ne zaman istersem ulaşabilirdim onlara, bunun rahatlığıydı bana yüzümdeki umursamaz gülüşü veren. Aptal Çağlar seni, tabii ki güçtü istediğin. Senin o kalbin bir kere sevgi için attı mı ki şimdi bunu iddia edebiliyorsun? Bu insanlar neden sana açık sözlü olmadı, onları kandırabildiğinden mi? Hayır, hayır Çağlar. Bu insanlar çenesini kapadı çünkü sana açık olmaktan korktular, senin o foyanı ortaya çıkarmamak için kendilerinden feragat ettiler. Şimdi sinirli mi olacaksın? Kızacak mısın onlara bu korkunç döngüyü bozabildikleri için?

Tünele vardığımda kartımı Yasemin’de düşürdüğümü fark ediyorum. Bilet almak için sıraya girerken insanlardan nefret ettiğimi anlıyorum. Öndeki kel herif daha yavaş olabilir miydi acaba? Ya arkasındaki aptal kadın? Senin yaşındaki birinin İstiklal’de işi ne ya? 

Sıra bana geldiğinde bu sefer sınırlarımı makine deniyor. Daha yavaş ol, lütfen. Lütfen öyle yavaş ol ki yürümek zorunda kalayım, hadi!

Karaköy’e adımımı atıp Boğaz’ın ve kızarmakta olan balıkların kokusunu içime çektiğimde gözümdeki sinir perdesi aralanmayı başarabiliyor. O an fark ediyorum, doğrumu yanlışımı unuttum ben aslında. Olmadığım bir insana dönüşmüşüm haberim yok! Bu insanı seviyor muyum? Haşa!

Söylemek istediklerimi o kadar içimde tutmuşum ki artık ne söylemem gerek, ne söylemek istiyorum veyahut ne söylediğimde rahatlarım bilmiyorum bile. Keşke her sorunun cevabı bende olsaydı, keşke bilseydim her şeyi ve keşke zor olmasaydı her şey bu kadar. 

Karaköy’ün ara sokaklarında yürüdükçe bu tanıdık yolların benden çok uzakta olduğunu hissediyorum. Tüm dükkanlar, tüm evler yabancılaşıyor pat diye. Hissediyorum, kayboldum. Kayboldum ne demek, her saniye kayboluyorum. Aldığım ve verdiğim her bir nefeste yeniden ve yeniden kayboluyorum, hem de kendimi hiç bulmamak üzere. Nefesim hızlandıkça geriliyorum, gerildikçe nefesim hızlanıyor. Eve gitmeliyim. Eve gitmeliyim.

Eve gitmeliyim.

Eve gitmeliyim.

Eve gitmeliyim.

Apartmanın önüne geldiğimde anahtarlar elimde durmamak için neredeyse dans ediyor. Durun, durun artık! Çağlar saçmalama diyorum, bi yolunu bulup açıyorum lanet kapıyı. Bu lanet apartmanın lanet merdivenlerini teker teker çıkıyorum çünkü eve gitmeliyim. Evet, eve gitmeliyim.

Eve geldiğimde kapıyı girdiğim gibi kapatıp kitliyorum. Geldim diyorum, güvendeyim. Fakat kafamdaki düşünce silinmiyor.

Eve gitmeliyim.

Eve gitmeliyim.

Eve gitmeliyim. 

Evdesin işte Çağlar, diyorum. Evdesin ulan! Yat aşağı uyu bırak şu siktiriboktan manik hallerini! Evdesin sen, sen burayı ev yaptın kendine. Her bir parçasını teker teker seçtin, bir tek ev gibi hissettirsin diye! Evdesin oğlum sen, evdesin!

İnsan kendine bağırdıkça kafasından geçenlere daha az inanası geliyor. Evden kastımın ne olduğunu çok iyi bildiğim halde oturduğum sandalye beni kendine çekiyor adeta. Haksız da değil, belli ki korumak istiyor beni benim gibilerden. Bilirsiniz, birine en büyük zarar onun gibilerden gelir çünkü. Tüm hareketler o kadar benzerdir ki bitkin düşene kadar bir taraf; savaş, savaş, savaş! 

Fakat Çağlar eve gitmelisin.

Sikeyim diyorum, sikeyim. Kurtulamıyorum bir türlü kendimden, kendimi geride bir türlü bırakamıyorum. Başlıyorum bulduğum her kıyafeti çantama tıkmaya, kaç gün kalacağım ki sanki orada? Bu kadar kıyafet, bu kadar tantana ne için? Kapıyı çalacak mıyım ki? Sarılacak mıyım onlara, ne yapabilirim ki sanki? Onlar da benim gibi sonuçta; onlar Yasemin’e, Nalan’a benzemez ki. Gücünü sehpaya koy Çağlar, gideceğin evde ona yer yok!

Arabanın anahtarlarını bulduğum gibi ev gibi hissettirmeyen evimden çıkıyorum. Otoparka yürürken kendimi her saniye daha ezilmiş fakat daha kararlı hissediyorum. Çünkü bu histen kaçış yok, ev seni bir kere çağırdıysa gideceksin. 

Sen evi, veyahut ev seni istese de, istemese de.

Leave a Reply