Serbest Düşüş

Serbest Düşüş

1600 1600 Ece Küçükdeğirmenci

Giriş

“Bu dünya belli ki birtakım insan için yapılmış,” dedim başlarda, “ve belli ki, ben onlardan değilim.” 

Aynaya baktığımda gördüğüm surat; derin çerçeveli göz çukurları, absürt derecede küçük bir burun, kocaman bir ağız ve kirli sakallar… Bunları aksesuara benzetiyorum, bir turistin gittiği yerde yerli gibi gözükmek için takıp takıştırdığı eğreti parçalar… Yolda yürürken sık sık irkiliyorum biri fırlayıp “Sen bizden değilsin!” diyecek diye. Onlardan olmadığımı anlayacaklar, sahtekar olduğumu fark edecekler diye çok korkuyorum. 

Kendimi buraya ait hissetmiyorum.

Çünkü tıpkı denizde görünce garipsediğiniz o yerleri vantuzlarıyla yoklayan yassı balık gibi ben de bütün sinirlerimle yokladığım dünyada, yalnızca inciniyorum. Yalnızca kendi adıma değil, herkesin acısı bir kılıç gibi derimi parçalayıp geçiyor ve ben, kamburlaşıyorum. Git gide eğiliyorum sonsuz bir kederin ağırlığı altında ve ben, nefes alamıyorum. Eğildikçe tevazularım artıyor, tevazularım arttıkça yüküm ağırlaşıyor. Bel kemiğim kıvrıldıkça kıvrılıyor, alnım kalabalık bir sokakta yaya geçidinin ortasında yere değiyor. Ben de şu nefret ettiğim dünyaya secde ederken hepinizin meşgul ayaklarına küfürler savuruyorum.

Hayal kırıklığı: Yıllar akarken bir zamanlar güneşin battığına bile inanamayan bir çocukken ben; kendimi devamlı bir güruhun ortasında yalnızca kendi kendimeyken, kendi kendime kızarken ve dumanların arkasından kendi kendimi izlerken buluyorum. 

Bunalıyorum.

Çektiğim her nefeste ciğerlerim sızlıyor ve ben; kendimi tutamıyorum, düşüyorum ve tutunamıyorum. Ama sonra, bir an için, yükümden arınıyor ve kendimi ikna ediyorum: Ben düşmüyorum, yalnızca aşağı uçuyorum. 

Zaten hiçbir zaman dürüstlüğüyle meşhur bir adam olmadım. 

Düşmediğime de kendimi ben ikna etmedim, o etti.

Gelişme

Bakın ben inançsız bir adam sayılmam ama şunu da açıklamak gerek: Kendimi bu denli sevmezken ve bu kadar öfkeliyken dünyaya ben, nasıl olur da bunun sebebine bir bağlılık duyabilirim? Ya da bunca aptal, bunca kalabalık… diye başlardım önceden olsa, ama sizi anlıyorum. Bu toprak parçasında bir kökün olunca derine de eşelemek ve bir başlangıç hikayesi bulmak istiyormuş insan. 

Köküm…

Nasıl oldu, nasıl tanıştık hiçbir ayrıntısı hafızamda yok. Sadece hayatımın bir kısmında derin bir soluk gibi, kemiklerime işleyen güneş gibi, kaslarımı gevşeten bir çeşit uyuşturucu gibi… Yaklaşılmaması gerekene çekilen tatlı kadın. Bütün trajik aşk hikayeleri böyle başlamaz mı? Karşılıklı iki ileri bir geri adımlar, reddedilen çekim, istemeden paylaştığın birkaç kötü çocukluk anısı, sonra aklından çıkaramadığın o güya tek seferlik seks…

O günlerden birkaç anın kalır, belli belirsiz ufak vizyonlar: Saçını kulağının arkasına sıkıştırışın, her seferinde mükemmel olan makyajın, tap tap yürüyüşün…

Köküm…

Belli ki sen bu dünyanın onlar için yaratıldığı insanlardandın. Ve sen benim için değil ben senin için bir figürandım. Ah, senden öyle nefret ediyorum, öyle nefret ediyorum ki… Bunca zaman kötü olan ben iyi olan sen sanırken senin de diğerleri gibi bu dünyanın sakini olduğunu nasıl unutmuşum! Nasıl fark etmemişim sayıları belki de yüzleri bulan arkadaşlarını, hırslarını, dişlerini, tırnaklarını… 

Tutkun… Bu hayata, insanlara, dünyaya bir de bana duyduğun tutku. İçimde tüm o nefrete rağmen özlemle ve kıskançlıkla sızlayan bir yan var. Kiminlesin, bana anlattığın o küçük saçma fikirler, ara ara söylediğin şarkılar, ellerini kollarını çırpınır gibi sallayarak yaptığın danslar şimdi kimin gününün aydınlık parçası? 

Eve bakıyorum, aynaya bakıyorum, yazdıklarıma, şu kağıtlara bakıyorum; hepsi çirkin bir adamın izlerinden ibaret. 

Denedim, birileriyle gezmeyi, flörtleşmeyi, birlikte uyumayı… Ve belki biri hepsinden çok yakındı bana. Tek kusuru gözümden ruhumu okuyup orada seni görebilmesiydi ve ona sarıldığımda, içten içe sana sarıldığımı fark etmesiydi.

Sonuç

Serbest düşüş.

Leave a Reply