şimdiki zaman problemi

şimdiki zaman problemi

2560 1707 Hazal Karabulut

Yaşadığım her güne, kemiklerimin yavaşça çürümesine, uyumadan önce geçmek bilmeyen her saniyeye, gittikçe belirginleşen gülme çizgilerime şahitlik ediyorum; o kadar da gülmüyor olmama rağmen. Geçmişten kaçarken şimdiye yakalanmanın acısı var üzerimde, saatin çarklarının arasında yol aldığımı zannederken bilmem kaçıncı dairemi tamamlıyorum. Şimdinin efendisi benim zannederken bir bakmışım ben ona hizmet ediyorum, hem de sadece hayatta kalabilmek adına.

Ne kadar değişmiş olduğumun her farkına varışımda gelecek beni bir o kadar ürkütüyor. Döküldü yapraklar, fakat sıkıntı yok: Ortada ne yakıcı bir güneş var ne de çimenlerin üzerindeki kahkahalar. Artık çok az ağlıyorum, eskiden çok ağladığımdan göz yaşım kalmadı diye gülüp geçiyorum ama hakikaten, ben neden ağlayamıyorum? Beni korkutan ne, hıçkırıklarımı kimsenin duymayacak olması mı? Belki de şimdiki zaman kendime giden yolu yükleriyle öyle bir kapattı ki hissettiklerime ulaşamıyorum, veya her şeyi çok uzun bir süre o kadar fazla hissettim ki rüzgarın aşındırdığı taşlar gibi zamanla yok oldular. 

Birilerine dokunmaktan korkar oldum, birilerini hissetmek ödümü koparıyor bile diyebilirim. Seneler önce olduğum hayaleti yad etmek istemiyorum, o kesin. Bazen insanların gülüşünü izliyorum, işte o zaman adaklar gönderilmiş bir Tanrı misali geriniyorum; herkesi, her şeyi, hatta ve hatta hayatı çözmüşüm gibi hissediyorum! Sonrasında görünmezliğin sadece Tanrı’ya değil, aynı zamanda hayaletlere de özel olduğunu anımsayınca korkunç bir mütevazilik kaplıyor düşüncelerimi. 

Hep insanların beni neden sevdiğini düşünüp durmuşumdur. İnsan kendini sevmeyince başkasının sevmesi çok garip geliyor, onun üzerinde de çalışmıyor değilim. Bir dostum söyledi, anlam aramayı bırakınca sevilmeyi daha çabuk kabullenebiliyormuşsun. Anlam aramam belki de korkudan, bir gün bu sevginin biteceği korkusundan, hatta aslında hiç gerçek olmadığı korkusundan! Şimdiki zaman belki de en çok böyle bitiriyor beni, korkutarak o çarkların içine hapsediyor. Korkutuyor ki kaçamayayım, gözlerim kapalı fırtınanın içine dalmayayım, hep onun sınırları içerisinde kalayım. Yaşamayayım, aldığım her nefes aynı hızda olsun ki kırılmayayım. 

Kaybedilen çok fazla şey var, o kesin. Hele ki bazen kaybedeceğimizi bile bile evin tapusunu, arabanın anahtarını bile koyuyoruz ya ortaya, sinir oluyorum. Her seferinde kaybetmemize rağmen bir kere daha diyoruz, bu sefer son, ama bir kere daha… Neyse, söz verdim ya, düşünmeyeceğim. Aramayacağım anlamını, her seferinde kaybedeceğimizi bile bile kendimizi ortaya koyduğumuz bu oyunu çözmeye çalışmayacağım. Asıl erdem, oyunu bozmakta değil, yeni oyunlar bulmakta ve ben artık en kasvetli şehrin bulutlarını en güzel yüzlere benzetmek istiyorum. 

Korkudan daha kötüsü de var, kalbin atabileceği alanı yavaş yavaş küçülten iğrenç bir his: umutsuzluk. Kimsenin gözleri parlamıyor artık, kimse heyecanlanmıyor. ‘’İnsanım ben!’’ Diye bağırası geliyor ‘insan’ın fakat nafile, o gemi artık çok uzaklarda. Bazen küçük bir odada, kırmızı bir koltukta anımsıyorsun yine de, çok az da olsa gözlerin bir parıldar gibi oluyor. Şimdiki zaman yenemiyor seni, o geceleğine bile olsa sen kazanıyorsun. Bağıramazsan bile gece uyumadan önce fısıldıyorsun kendine: ‘’İnsanım ben.’’