yıldızlar saklanamıyor

yıldızlar saklanamıyor

500 667 Hazal Karabulut

İnsan zamanında ne kadar her şeyi hissetmişse şimdilerde nötr olma isteği o kadar artıyor. Bu kendisi için mi daha zor karşısındaki için mi muamma tabii. Parlamayan gözlerin karanlığından korkan mı daha çok acı çeker, yoksa gözlerinde yıldızları taşıyanın ışığından ürken mi? Bazı şeyleri sadece zaman gösteriyor. 

Yıldızların sahibinin bu senaryodaki yükü, Atlas’ın taşıdığı Dünya’dan daha ağır olan o yük, narin bir yüreğin kaldırabileceği türden değil elbet. Hayatı boyunca hep ışığa kavuşturmuş birilerini, sonradan onların ışıksız kalacağını umursamadan onlara aydınlatmış. Fakat belki de ilk defa, ne kadar parlarsa parlasın, hatta kendi sonunu getirecek patlamaya yaklaşsın, birini aydınlatamamış. Ne bilsin siyaha ışık tutulduğunda yine siyah olacağını: denemiş, denemiş, denemiş. Işık tuttuğu biri değilmiş aslında, korkunç duvarlarmış. Fark etmeden çabalamaya devam etmiş, yorulmak yetmemiş ona, yıldızlarını kaybetmekmiş onu durduracak olan şey. 

Duvarların arkasında korkuyla bekleyen biri de yok değil. O kadar zaman karanlıkla baş başa kaldıktan sonra ışıktan kim korkmaz ki? Onun siyaha, beyaza ihtiyacı yok ki! Grileri istiyor o, griler keskin değil, aşırılık yok: Çünkü herkes bilir ki bir aşırıdan diğerine geçmek en kolayı. Sevgi hızlıca dönüşebilir nefrete; gülüşümüz yerini göz yaşına bırakabilir hızlıca. Derdi ne bu ışığı içime tutmaya çalışanın, diye düşünüyor olabilir. Amacı beni ışığa bağımlı edip sonra karanlığa yeniden mahkum etmek mi? Ne kadar mantıklı cezaya yeniden başlamak? Neyden yoksun olduğumu hatırlamak neye yarar? Sen orada kal gözlerindeki yıldızlarla, beni duvarlarımla yalnız bırak! 

Fakat biliyor ışık inatçı, onu kandırmak gerek: Birçok kez ışığın oyunlarını izlemiş biri o. Yüzüne vurulan ışıktan birçok kez mahrum kalmış, bazen o ışığın gözlerini yakmak için yöneltildiğini fark etmiş biri. Ondan karşı ya tüm ışıklara! İyi, kötü fark etmez: zararlı, zararlı, zararlı! Bir oyun oynamaya karar veriyor, duvara açtığı delikten uzatıyor elini: Al, diyor. Al, elimi tut! Benimlesin işte, ben de seninleyim: Fakat istemiyorum senin ışığını, seni istemiyorum karanlığımda. Elimi al, ve beni bağışla.

Bir şeyleri aydınlatmaya o kadar muhtaç ki gözlerindeki yıldızlar, duvarla savaşı bırakıp ele sarılıyor sıkıca diğeri. Nasıl bir lütuf bu onun için ama! İçten içe biliyor bunun ona yetmeyeceğini, ama eli kaybetmek en korkuncu değil mi? Peki ya diğeri? O hissetmedi mi eline değen ışığın heyecanını? İçi hiç ürpermedi mi sanıyorsunuz? 

Fakat gerçeklerden saklanmak en güzeli. Doğrunun yalana bu kadar yakın olduğu bir evrende, saklanmak bizi kurtaracak olan belki de. Saklanamayan ışıklara da… kaçmak kalacak. 

Leave a Reply